kapağını arayan şişeler ve baykuşlar

bugünlerde düşünecek ve gezecek bolca vaktim var, "Ye, Dua Et, Sev" filminde ki İtalya sahnesinde söylenen sihirli kelime gibi...  "Dolce far niente" filmin çevirsinde olan anlamıyla hiçbir şey yapmamanın güzelliği... gelecek plan yapmaya zaman ayırmak tam olarak yaptığım bu... plan yapıyorum, sınırsızca hayal kuruyorum, bugünleri özleyeceğimi biliyorum ve toplum baskısı izin verdiği sürece tadını çıkarmaya çalışıyorum. işte yine o günlerden birinde bugün, benzer süreçlerden aynı zamanda beraber geçtiğimiz bir arkadaşımla, yolumuzu Ankara Kale'sine çıkardık. plan yapmadan, öylesine giridğimiz bir pasajta sanki Alice'nin tavşanı kovalarken düştüğü delikten "Harikalar Diyarı" na ulaşması gibi  biz de "Baykuşlar ve Diğerleri " Diyarına ulaştık ve diyarın bilgesiyle tanıştık. 



Ahmet Çomak, 37 yıldır biriktiyor... baykuş sevgisi okuduğu okulunun logosundan başlamış, iş hayatı, evlilik hayatı ile beraber hep devam etmiş, hiç eksilmemiş tutkusu, hiç bırakmamış peşini... kolleksiyonerliğini dinlemek için link, kendisi ile tanışmak için kendi ağzından eşyalar hikayesini dinlemek için ise Ahiler El Sanatları İş Merkezi Antikacılar Çarşısı Salman Sokak No:23/9 Samanpazarı na gitmeniz gerekiyor. eğer şanşlıysanız kendisiyle tanışabilir ve hatta özel karışım baykuş çayından da içebilirsiniz:)


renkli ve farklı  objelerin yanı sıra, kolleksiyon evinin sırrı bilgesinde...
 
bize anlattığı bir hikaye, belki de en çok duymaya ihtiyacım zamanda geldi... kolleksiyoner olmak pür dikkatli olmayı gerektiyormuş, karşınıza ne zaman ve nerede neyin çıkacağı geçen belli değil... geçen yıllardan birinde bir başka kolleksiyoner gelmiş, 2 şişe getirmiş çok özel tasarımlı, antika sınıfında olan ancak şişelerin bir eksikleri varmış kapakları yokmuş... şişe kapağı olmadan tam bir değer olamıyormuş, yine de kolleksiyoner Ahmet'e içinde ki ses fısıldamış, al bu şişeleri, kapaklarıyla buluştur... sese inanmış,satın almış şişeleri, sonra aklına düşmüş ben zamanın birinde tam da şişelerden birine göre bir kapak almıştım acaba nerede... milyonlarca objenin arasında başlamış araştırmaya, mağazaya, tüm raflara bakmış, çekmeceleri açmış, depoya gitmiş, şişenin kapağı onu beklermiş....

bir kaç hikaye daha dinledik bugün, hepsi birbirinden değerli, tam çıkarken mağazadan dışarı sen ne yapıyorsun hayatta dedi, o an bir anda " ben de kendimi arıyorum galiba" dedim...

bir şişe dahi bulabiliyorsa kapağını, ben mi bulamam  hayalimdekileri... :)

ben herkes mutlu olsun isterim...

öptüm,bye 

bebek adımlara maratona...

dün uzun zamandan sonra bloguma ulaşmaya çalıştığımda, "üzgünüz bu bu blog yayından kaldırıldı" uyarısnı görmek ve sonra bloguma tekrar kavuşmak için verdiğim çabadan sonra her gün belli bir zaman ayırmanın bloguma iyi bir yatırım olacağına karar verdim. 

kendimi yeniden inşaa ederken bana ilham veren, kulağıma küpe olsun, hayatıma motto olsun dediğim, altını altını çize çize ezbere aldığım kitap cümlerimi aktaracağım, hayalim olan derleme kitaba ulaşan bir basamak olur belki :) 

bugünün konusu "atalet" olsun... hani yarın yaparım ya, şu dizi bitsin, ojem kurusun,saat tam 19.00.00 olsun o zaman başlarım, diyete haftaya, spora maaşımı aldıktan sonra başlarım diyenlerden misin sen de?

yazının bu kısmına kadar toplam 3 kez ara verdim, 2 telefon görüşmesi ve klasik bir  beyaz diziye 15 dakikamı ayırdım :) ben bu işin profesyoneli değilim, sadece uygulamaya çalıştıklarımı ve çalışacaklarımı yazıyorum, hep beraber yaparsak sinerji olur aramızda, tüm tembel şirinler yerine çalışkan şirine bırakır bir anda :)

bilimsel olarak bakıldığında atalet momenti cismin hiç bir  harekette bulunmaması demek degil; devam ettirdigi hareketini degiştirmemesi, momentumun korunmasıdır. Bir adım ileriye gitmeden mevcut durumu korumaya devam etme hali... Annelerimizin bir işe gir ve oradan emekli ol, masanı benimse, senin olsun teorisi acaba bir örneği midir bunun? 

insanlarda atalet ise, tembellik, işten ve sorumluluktan kaçmak, yavaş hareket etmek gibi örneklerle her an hepimizin hayatının bir parçası olmaya aday... atıl kelimsesinden türüyen  "atalet" duygusunu yenmenin sihirli anahtarı ise iç motivasyon. ben bu işi yaparım demek, hedefleri minik minik belirlemek, bir anda ülkenin en zengin adamı benim hayali yerini önce kredi kartlarımı düzenli olarak ödeyebiliyoruma, para biriktirebiliyoruma gelmeli, minik hedefler büyük tabloya ulaşan taşlar olmalı. kilo vermekse dileğimiz, bir sabah uyanıp ebru şallı olarak kalkmayı hayal etmektense, giden gramlar dahi olsa bile hedefe yaklaştığını hisetmeli insan, kendini motive etmeli, en çok kendini, kendinin en iyi arkadaşı olmalı....



son olarak bu yazıya ilham veren kitaptan (Mümin Sekman "Kişisel Ataleti Yenmek:Tembellikle Mücadele Kitabı") minik bir alıntı:

"istekler söz konusu olduğunda 2 kritik nokta vardır. isteğin türü ve isteğin şiddeti. neyi istiyorusnuz ve ne kadar şiddetli istiyorsunuz? yüz üzerinden kaç şiddetle istiyorsunuz? yüzde 99 oranında istediğiniz bir şeye karşı atalet sizi doldurmaz. eğer yüzde 35 oranında şstiyorsanız, istememe oranınız isteme oranınızdan daha fazla olduğu için, o amaca yönelik harekete geçmeniz zor olacaktır"

bu yazıyı okuduktan sonra yapmam gereken işleri listeledim ve sonra kendime dürüstçe sordum, ben bu işi yapmak gerçekten istiyor muyum? yoksa çevre baskısı mı, kendimi oyalamak için mi diye sordum. cevaplardan evet ben istiyorum, kendim için, yaparken mutlu olacağım diyenleri ayrı bir kağıta yazdım, tam karşıma astım, yaptıkça mutlu olacağıma inandım.

kitabı satın almak isterseniz eğer sizin için idefix linkini paylaşıyorum.

Son söz , derler ki, bir işi yapmak istiyorsun neden, yapmak istemiyorsan bahanen çok olur...

bahanenizin az, moticasyonunuz çok olacağı süper bir gün olsun,

ben herkes mutlu olsun isterim,

öptüm,bye...



ihmal kar mıdır?

her seferinde bu kadar uzun süre nasıl yazmadan durduğuma, daha doğrusu aklımda uçuşan binlerce kelimeyi nasıl dökemediğime şaşırıyorum.

hayat çok hızlı, aşırı hızlı ilerliyor. en son yazımdan bugüne kadar neler oldu? vedalar, kapıda bekleyen yeni başlangıçlar, çok yoğun ve stresli, önemli ve büyük, konuşmamda dediğim gibi olağanüstü bir zamanda insanüstü bir performans ile gerçekleştirilen "yılsonu organizasyonu", bolca stres, yapılan binlerce km, biraz gözyaşı bolca kahkaha., 4 günlükte olsa minik bir tatil, dekore edilen bir oda ve eksikleri giderilmeye çalışan, yenilenme sürecine kocaman bir hayat :)




düzeni bozmak zor... vazgeçmek, var olanda feragat ederek, yeni ve daha güzel günler için başlangıç yapabilmek cesaret istiyor. ve hayat yarın yaparım denmeyecek kadar kısa aslında, ihmal etmediğin kar olmadığını hatta zarar olabilceğini unutmamak lazım, bir de bugünün işini yarına bırakmamak ve hep umutla bakabilmek, bir de 32 gülümseyebilmek :)


ben herkes mutlu olsun isterim,
öptüm bye,



bir bilim dalı olarak yemek yapmak

ben biraz prenses büyüdüm,
merak edenler için dip not, hayat tek prensesin ben olmadığını gösteriyor, herkes kendi dünyasının küçük prensi:)
tek çocuk olunca aman bir şey olmasın, düşmesin, şaşmasın, fırına dokunmasın yanmasın dediler ben de söz dinledim dokunmadım
merak edenler için dip not,hala süper söz dinliyorum biraz anladığım gibi uyguluyorum ama dinliyorum:)

hep özendim, yaptığı yemeklerle kendine hayran bırakan kadınlara... tatlı cadılar gibi çiğ sebzeleri karıştırıp süper iksirler yaratıp, herkesi doyuran muhteşem sofralar hazırlayan yetenekli kadınlar...

ben çok yabancısı da sayılmam mutfağa,üniversite diplomamın bir kısmı aittir yemek dersine
merak edenler için dip not, teoride iyiyim pratiğim yok:)

bir yerden başlamak gerek dedim kendi kendime motivasyon çığlıkları yükseldikten sonra  artık öğrenmelisin diye...

Ankara'da yaşayan herkesin tanıdğı ve herkesi tanıyan altın kalpli TürkiyeyiUyandıranAdam Özgür Aksuna'da olunca işin içinde, denedim ben de...






Ankara'da kaldığım ilk perşembe günü soluğu Chef Akademi'de aldık. 8 çiftin katılacağı sınıf hazırdı biz geldiğimizde. Derse girmekiçin gerçek anlamda çift olmanıza gerek yok, anne kız, baba oğul, best friend hep beraber olabiliyorsunuz:)

önce işten çıkanları düşünen düşünceli Özgür bize elleriyle yaptığı muffinleri ikram etti, biraz müzik ve ders içn haazırız.. mutfak kuralları, ne yapmamalıyız, neden yapmamalıyız, bıçakların asıl amacı nedir bilgilerinden sonra malzemeler tezgahta başladık yapmaya çalışmaya...



gerçek sezar sos nedir, yalancı sezar kimdir, nasıl anlaşılır, makarana hamuru nasıl açılır, en uzun makarna hamuru rekoru kimdedir, hahşhaş tatlıya yakışır ama nereden alınır derken yardımlaşarak, konuşarak, gülerek herkes aynı malzemlerden farklı tatlar çıkardı şefimiz Ali Açıkgül'ün yönlendirmeleriyle...

en çok şaşırdığım aynı malzemelerden nasıl bukadar farklı tatların çıktığı, el lezzeti denilen bir şey gerçekten varmış, denedim gördüm..


 hep beraber uzun bir masada tattık yaptıklarımızı, şefimizin tadımı ise kendine özel tadım aksesuarı :) bir tarafı çatal bir tarafı kaşıkla denedi...
merak edenler için dipnot, aynı malzemelerden en süper tadı çıkaran biz olamadık ama başladım işte bir yerden bu bile uzun bir yolun ilk adımı sayılmaz mı? 

rezervasyonu son güne bırakmayın, hemen doluyor, her hafta yeni menüsüyle Chef Akademi sizi bekliyor, usta  olmayın yemeğin tadını çıkarın...

ilgili bilgiler, 
adres:nenehatun Cad. No: 122/2 (Ankev binası) Çankaya - ANKARA
telefon:0312 436 49 49-0533 026 80 01

Ben herkes mutlu olsun isterim...

Öptüm,bye...

hedeflenenler ve gerçekleşenler

yılbaşı gelmeden önce listeler yapılır ve çoğu unutulur kütüphanenin tozlu, bilgisayarın en yedek alınmayan bölümünde. ben de yazarım her sene başlamadan önce bir tane, 2013 e ait dilek ve temenniler yazdım, yayınladım şimdi döndüm baktım. hepsi 1 anda olmasa bile bebek adımlarla gerçekleşiyor işte :) 

demiştim ki işimle ilgili 2 seminer, kendi içinde de  ikiye ayırıp benim anlatıcı olacağım ve beni özlediğim öğrenciliği döndürecek olanlardan 2 şer adet ısmarlamıştım evrene. sağolsun getirdi hemen ilk kısmını yerine, biterken yeni yılın 2. ayı katıldım 2 seminere anlattım hikayemi. neden blog yazdığımı, bana açtığı kapıları, tanıdıklarımı , tanıştıklarımı, kazandırdıklarını... ben blog sayesinde şu an ki işimi  buldum daha doğrusu blogum bana iş buldu, bu hikaye anlatılmalıydı sıkılmadan, utanmadan, kibirlerlenmeden olduğu gibi yalınca...

sosyal medya, çok yaygın kullanımıyla her yerde tuvalette bile cebimizde :) peki bu işten para kazanılır mı, ikametgah ı facebook a almak, twitter da yaşamak nasıl olur? anlatıyorum işte, dilimin döndüğünce kesinlikle uzman kelimesini kabul etmiyorum, ben sadece benim yolumu anlatıyorum. iletişimin önemi, kelimelerin gücü, pazarlama ve en sevdiğim olan kampanyaları anlatıyorum.

yaptığı işi seven şanslıyım ben, benim olan her şeyi seven, mutlu olmayı tercih eden :)

kendi fotoğrafımı koymayı pek sevmiyorum bloguma, zaten bunun için yok mu facebook? :)
ama bu iki  fotoğraf benim için mutluluk, gerçekleştirdiğim 2 toplantıdan...



ben herkes mutlu olsun isterim,

öptüm,bye...

iç ve dış hesaplaşma

bazı insanlar kötüdür. gerçek kötüdür. kalbi simsiyahtir. hatayı kendinde asla aramaz, asla yüzleşemez, fırsat olsa aynaya bile bakmaz istemez, hatta karanlıkta görünmez.

bazı insanlar kendini padişah sanır, kraldan çok kralcı olur, vezirden çok soytarı olur,güldürken aptallığı beğeni kazanır.  bilmeden konuşur, anlamadan dinler, hep ben bilirim, en iyisini ben yaparım der. taş gibi kalır olduğu yerde, bir adım ilerleyemez. 

bazı insanlar çıkarları uğruna yaşar, her olaya bundan nasıl fayda sağlarım diye bakar, kendine faydası olmayacak hiç bir işe niyet dahi etmez.

bazı insanlar beni aptal sanır, bırakalım sansınlar:)



ben herkes mutlu olsun isterim.

öptüm,bye...

nasılsın demenin önemi üzerine önemsiz bir yazı

uzun zamandır düşünüyorum, çıktığın yolda gönüllü de olsan maaşlı da olsan, omuzlarına aldın mı sorumlulukları, tek başına kaldın mı, karar vermek için seçenekler arasında dolandın mı? bu anlarda sanki görünmeyen bir kalkan seni sarıyor ve karşında ki kişilerin gözünde dev bir makinaya dönüşüyorsun. girdiyi işleyen çıkıtıyı çıkaran... inekten sosis yapan hatta bazen sosisten inek yapmaya çalışan demir yığını bir makina...

aslında öyle değil işte, maddi tatmin de alsan, manevi tatmin de olsa yolun sonunda, olmalı insani mola köşeleri bazı başlarda. Papa'nın bile istifa ettiği günlerdeyiz, herkesin yerinin doldurulacağı, gideni aratır ya da aratmadan kesin işte. ben bu aralar sadece saf bir "nasılsın" soru cümlesine nasıl ihtiyaç duyuyorum.
Nasılsın, iyi misin, keyfin yerinde mi, hayat nasıl gidiyor, havalarda güzelleşti di mi? gibi önemsiz gözüken ama değerli hisettiren sorulara ihtiyacım var.




hepimiz insanız, bu hayata öğrenmeye geldik, insan olmayı, ,insanı yaşamayı...

nasılsın demeyi bir ihmal etmeyelim :)

ben herkes mutlu olsun isterim...

öptüm,bye